Port-au-Prince, le 1er avril 2026 – Dans un geste fort marquant la volonté de rupture du Gouvernement, le Premier ministre Alix Didier Fils-Aimé a procédé, ce mercredi à la Villa d’Accueil, à l’installation officielle des cinq nouveaux membres de la Commission Nationale des Marchés Publics (CNMP). Cette cérémonie, loin d’être une simple formalité, place la transparence au cœur de l’action gouvernementale.
Pour la première fois, les commissaires ont été choisis au terme d’un processus de recrutement d’une rigueur inédite. Concours compétitif, tests techniques approfondis et entretiens de haut niveau sur l’éthique : rien n’a été laissé au hasard. L’objectif affiché par le Chef du Gouvernement est clair : doter la CNMP de technocrates dont l’intégrité et l’expertise sauront résister aux pressions politiques et aux intérêts économiques occultes.
« Cet acte dépasse le cadre protocolaire ; il traduit une exigence de rigueur absolue », a martelé le Premier ministre, rappelant que la commande publique est le levier principal du développement national, mais aussi le terrain le plus fertile pour la corruption si elle n’est pas balisée.

Au cœur de l’administration publique, la CNMP ne se contente pas de surveiller ; elle est la colonne vertébrale de l’efficacité étatique. Son influence s’articule autour de trois axes majeurs :
Le Garde-fou des Finances Publiques : En régulant les appels d’offres, la CNMP s’assure que l’État achète au « juste prix ». Elle met un frein aux surfacturations systématiques et à l’usage abusif des contrats de gré à gré qui saignent le Trésor public.
L’Arbitre de la Compétition Économique : En garantissant un accès équitable aux contrats publics, elle encourage le secteur privé national à se professionnaliser. Elle veille à ce que les PME locales puissent concourir à armes égales avec les grandes entreprises.
Le Moteur de la Modernisation : Par la digitalisation des procédures, la Commission transforme une administration autrefois bureaucratique et opaque en un système moderne, traçable et auditable en temps réel.
Un mandat sous le signe de la reddition de comptes
En ce sens les nouveaux commissaires héritent d’un chantier colossal. Outre la régulation stricte, ils devront assurer un contrôle a priori et a posteriori de chaque dépense majeure.
En exhortant les nouveaux membres à l’impartialité et au professionnalisme, Alix Didier Fils-Aimé mise sur cette « gestion saine » pour restaurer la crédibilité d’Haïti auprès des partenaires internationaux et, surtout, pour regagner la confiance des citoyens envers leurs institutions.
Désormais, sous l’œil vigilant de la CNMP, chaque gourde engagée par l’État devra répondre aux impératifs d’utilité publique et de transparence totale.

ORTA ASYA ŞEFFAF: KANADA / DÜNYA TÜRK HABERLERİ / DÜNYA TÜRK HABERLERİ: İSVEÇ
Türkiye’de Neler Oluyor? Otoriterlik, Direniş ve Demokrasiye Karşı Küresel Savaş Mustafa Özsoy tarafından 22 Mart 2025 tarihinde yayınlandı. Başlıklar
Türkiye siyasi bir hesaplaşmanın eşiğinde dururken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun -muhalefetin tek cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmesinden sadece birkaç gün önce- tutuklanması, yaygın huzursuzluğa ve küresel endişeye yol açtı. Üniversite diplomasının iptali ve terörizm iddialarıyla birlikte bu hamle, sadece kişisel bir saldırı değil, demokratik muhalefeti ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir çabayı işaret ediyor. Erdoğan’ın sıkılaşan kontrolü, tökezleyen ekonomi ve dünya çapında yükselen otoriterlik ortamında, bu analiz, Türkiye’nin mevcut krizinin daha geniş bir küresel değişimi nasıl yansıttığını ve bugün İstanbul’da yaşananların yarın sınırlarının çok ötesinde yankı bulabileceğini inceliyor.
Demokrasiden Despotizme: Erdoğan Yöntemi Recep Tayyip Erdoğan’ın 1990’larda İstanbul belediye başkanlığından Türkiye’nin her şeye gücü yeten cumhurbaşkanlığına uzanan yolculuğu, demokratik kurumların otokrasiye hizmet etmek için nasıl içe dönük hale getirilebileceğinin ders kitabı niteliğinde bir örneğidir. Bir zamanlar İslamcı muhafazakarlığın demokratik özlemlerinin sembolüydü. Bugün ise, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı sistematik olarak aşındırıldığında, seçimlerin tek başına demokrasiyi garanti etmediğinin bir ibretlik öyküsü olarak duruyor.
Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluk, terörizm ve hatta diploma skandalı gibi geniş kapsamlı suçlamalarla tutuklanması, rejimin muhalifleri tehdit haline gelmeden önce etkisiz hale getirme stratejisinin bir yansımasıdır. Bu, Kürt yanlısı HDP’nin tutuklu lideri Selahattin Demirtaş’a karşı kullanılan aynı taktiktir. Gazeteciler, profesörler, belediye başkanları – hiçbiri bağışık değil. Devlet kurumları içleri boşaltılmış ve siyasi hayatta kalma silahlarına dönüştürülmüştür.
Siyasi rakipleri “terörist” olarak etiketlemek artık bir korkutma taktiği değil; rejimin varsayılan ayarıdır. İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığına aday olabilmesi için yasal bir ön koşul olan diplomasının, 23 Mart’taki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ön seçimlerinden sadece birkaç gün önce iptal edilmesi, yasal bir mesele değil. Bu, otokratik bir el çabukluğu, doğrudan seçim sandığına yönelik bürokratik bir darbedir.
Postmodern Darbe: Türkiye’nin “28 Şubat”ının Tersine Çevrilmesi Bugün Türkiye’de yaşananlar, 28 Şubat 1997’deki “postmodern darbeye” ürkütücü bir benzerlik gösteriyor; sadece şimdi generaller üniformalarını cübbe ve evrak çantalarıyla değiştirmiş durumda. O zamanlar Erdoğan’ın akıl hocası Necmettin Erbakan, kurumsal baskı ve elit baskısıyla devrilmişti. Şimdi Erdoğan, bu kez kendi rakiplerini ezmek için aynı araçları yeniden kullanıyor gibi görünüyor.
Bu, yavaş çekimde bir darbedir. Ne tanklar, ne de açıklamalar. Sadece yozlaşmış bir yargı, sindirilmiş bir basın ve kuşatma altındaki bir sivil toplum var. Bu tehlikede olan bir demokrasi değil, içeriden ihanete uğramış bir demokrasi.
Ve riskler daha yüksek olamazdı. 23 Mart’ta CHP’nin İmamoğlu’nu bir sonraki ulusal seçimler için resmen cumhurbaşkanı adayı olarak ilan etmesi bekleniyor. Tek aday o ve parti onun etrafında birleşmişken, adaylığı bir ivme ve konsolidasyon anı olmalıydı. Bunun yerine, hükümet diplomasını iptal etti, onu gözaltına aldı ve siyasi yasak riskine maruz bıraktı. Aslında Erdoğan, seçim kampanyasını beklemedi, önceden harekete geçti.
Toplumsal Huzursuzluk ve Bilgi Karartması: Halkın Korkusu Rejimin paniği elle tutulur derecede. İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından hükümet yolları kapattı, protestoları yasakladı ve X, YouTube, TikTok ve Instagram’a erişimi kısıtladı. Bunlar güvenlik önlemleri değil, korkunun itiraflarıdır. Rejimi korkutan muhalefet değil, halktır.
Ve halk karşılık verdi. İstanbul’un Sarachane semtinde binlerce kişi sokaklara döküldü. Ankara’daki ODTÜ’den İzmir ve Trabzon’a kadar büyük şehirlerde gösteriler patlak verdi. Sloganlar meydan okuyucuydu, atmosfer elektrikliydi. « AK Parti’nin hesap vereceği gün gelecek, » diye haykırdılar. Göz yaşartıcı gaz onları susturamadı.
Bu sadece İmamoğlu ile ilgili değil. Bu, muhalefet hakkı, oy kullanmanın kutsallığı ve artık tek bir adamın hırsının pençesinde olan bir cumhuriyetin geleceği ile ilgili.
Uluslararası İkiyüzlülük ve Netanyahu Aynası Türkiye’nin otokrasiye doğru inişi dünyayı şok etmeliydi, ama etmiyor. Çünkü Erdoğan, « güvenlik » bahanesiyle demokrasiye saldıran tek kişi değil.
Benjamin Netanyahu’yu düşünün. Bazıları tarafından « meşru müdafaa » olarak nitelendirilen Gazze’ye yönelik acımasız kuşatması, tüm mahalleleri enkaza çevirdi. Siviller, hastaneler, okullar—hepsi birçok kişinin toplu cezalandırma, hatta daha kötüsü olarak gördüğü bir durumun hedefi haline geldi. Buna rağmen Batı’nın büyük bir kısmı sessiz kalıyor veya ılımlı açıklamalar yapıyor.
İronik bir şekilde, Erdoğan, Netanyahu’nun en sert eleştirmenlerinden biri. Yine de aynı retoriği taklit ediyor: tüm muhalefet terörizm, tüm direniş gayrimeşru ve tüm karşıtlık ulusal bir tehdit.
J’aimeJ’aime